Hisleri somutlaştırma çabası #2

Doğanın Tiyatrosu

Yağmur diniyordu. Yemyeşil sarmaşıklarla bezenmiş tapınağımsı yapının bahçesine açılırken ışık hüzmelerini elleriyle araladığı sırada onu gördü. O kadar güzeldi ki, yeryüzünü ihtişamıyla aydınlatan, bu güzelliğin kendisiydi sanki. Güneş yanında halt ediyordu. O kadar ışıl ışıl ve renkliydi ki, arkasında beliren gökkuşağı onun gölgesiydi sanki. Zaten ancak gölgesi olabilirdi, fazlası mümkün değil.

Karşı konulamaz duygular girdap olup çektiler onu bu güzelliğe ve boğucu bir hazzın içinde kaybetti kendini.

Tüm bunlar bir masal gibiydi, ki öyleydi zaten. Gerçek renksizdi aslında, ama onun bundan hiç haberi olmadı. Doğası gereği suni renklere aldanmaya meğilliydi. Onun ve kendini kaybettiği o güzelliğin ötesinde yegane bir amaç için var edilmişlerdi, lakin mahluklarımız bundan bihaberdi.

Onun yürekliği de, hayran olduğu güzellik de bir yalan, bir illüziyondu. Onlar sadece rolleriydi esasen.

Hayır, hayır. Tanrı değildi tüm bunların sebebi. Tanrı’nın pek umrunda bile değildi. Tanrı’nın daha önemli işleri vardı, doğaya bırakmıştı bu işleri. Dolayısıyla onların varlıkları doğaya hizmet ediyordu.

Doğa Ana bir tiyatro kurdu ve tüm ölümlülerin kutsal amacı oldu tiyatrosunda devamlı aynı masalın oynanması. Nesillerin amacı buydu.

Onlar, varlıklarını asıl gerçek olanın içinde sürdürecek iradeyle yaratılmamış zavallılardı. İçinde bulundukları hayal okyanusundan gerçeğin kıyısına vurmaları onların ölümü olurdu. Bu yüzden asırlardır süre gelen bu oyunda rollerine hapsolmuşlardı ve alınlarına yazılmış çekilecek acılarının esirleriydiler.